Belh’in meshur velisi Hatim-i Asam, (852 -H.237) hacca gidiyordu. Hanimina teklifte bulundu:
- Hanim, ne kadar nafaka birakayim sana, ben gelinceye kadar?
Tevekkul ve teslimiyet timsali hanimin cevabi ibretliydi:
-Ne kadar yasayacaksam o kadar!
- Hanim senin ne kadar yasayacagini ben ne bileyim?..
- Oyle ise dedi, benim nafakami ne kadar yasayacagimi bilene birak. O beni simdiye kadar hic nafakasiz birakmadi, simdiden sonra da birakmaz. Sen harcligini yaninda tut, gurbette sana lazim olabilir.
Hatim-i Asam yola ciktiktan sonra mahalle hanimlari ziyarete geldiler.
- Allah kavustursun beyiniz hacca gitti, dediler. Hemen arkasindan da mahalleli dille sormadan edemediler:
- Beyin sana ne kadar rizik birakti gelinceye kadar?..
- Benim beyim rizik veren degil rizik yiyendir. Rizik yiyen, rizik veremez. Ben rizkimi hep rizik verenden beklemisim simdiye kadar. O beni hic riziksiz birakmamis, yine de birakmayacagina inaniyorum.
Aradan cok gecmedi Hatim’in evinin kapisinda at kisnemeleri duyuldu. Disariya cikan hanim, bir atli kafilesiyle karsilasti. Hacilari ugurlamaktan donen Bagdat halifesi susamis, su icmek icin ugramis buraya.
Hanim hemen bir testi su ile bir bardak uzatti. Soguk suyu kana kana icen halife yanindaki vezirine emir verdi:
- Ictigimiz suyun bedelini bize yakisan sekilde ode!..
Toprak canagin icini altinla dolduran vezir, bardagi kapinin yanina birakirken soylendi:
- Allah’a emanet olun bacim, soguk suyunu ictik, hakkini helal et...
Kafile uzaklasirken Hatim’in hanimi bardagin icinde beyi hacdan donunceye kadar yetip de artacak miktarda para birakildigini gordu. Her zaman yaptigi gibi yine seccadesine yonelip sukur secdesine kapandi:
- Rabb’im dedi, cocukken anam babamin eliyle gonderiyordun rizkimi. Evlenince beyim Hatim’le gondermeye basladin rizkimi... Simdi ise beyim hacca gitti, bu defa da halifeyle gonderiyorsun rizkimi. Beni hayatim boyunca hic riziksiz birakmadin. Zaten ben de seni hep boyle bildim. Bu yuzden tevekkul ve teslimiyetim hic azalmadi, hep artti. Ancak cevremdekiler ayni degiller. Onlar tevekkulsuz ve teslimiyetsizler.
Gecmiste aile hayatina sabir ve tevekkul hâkimdi. Aile fertleri ne kadar imkana sahiplerse ona sukreder, sahip olmadiklarinin hasret ve hirsi icinde cirpinmaz, mahrumiyet duygusuna kapilmazlardi. Rabb’imizin takdir buyurdugu kismetimiz bu kadarmis, diyerek sukreder, huzur bulurlardi.Şimdilerde bunalım yaşayan,şuyumda olsa buyumda olsa diyerek mutsuzluğu üstüne bir hırka gibi giyinmiş bizler... Bakmalıyız ki... Gecmiste ne turlu bir tevekkul ve teslimiyet soz konusu olmus bazi hanimlarda..
SEVGİLİ BLOG DOSTLARIM YİNE BİR SEYEHAT VE YİNE ARA VERMEM.BELKİDE BU GÜZEL ANLAMLI HİKAYEYİ PAYLAŞIRIMDA BENİ AF EDERSİNİZ..:)
Günahkar bir adamdı. Ayık gezmezdi. Bütün bir köy halkı yaka silkiyordu adamdan. Ölse de bir kurtulsak, diyorlardı. Bir karısı vardı adamın, bir de kendisi. Hiç çocukları olmamıştı. Köy halkı böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu. Kadın ise adamın haline üzülse de ses çıkarmazdı, çıkaramazdı. Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı, her gün biriyle kavga ederdi. Ama kocasıydı işte, erkeği idi. Adam iyice yaşlanmıştı artık. Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor, iki basamak merdiven çıksa nefes nefese kalıyor, titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu. İyice zayıflamış, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı. Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor, ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin diye yalvarıyordu ALLAH'A... Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu, dönmedi. Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını. Kim bilir yine nerede sızıp kalmıştı! Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam,bulamadı. Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bir yanına baktı, yoktu. Eve gelmiştir belki diye koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti. Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaza durdu. Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu. Kocasıydı gelen. Adamın yüzü sapsarı kesilmişti. Öksürüyor, eliyle göğsünü işaret ediyordu. Kadın koluna girdi kocasının, güç-bela sedire kadar taşıdı. Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu. Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti, lafının sonunu getiremedi başı yastığa düştü. Ölmüştü...
Kadıncağız kocasının başında epey bir ağlayıp feryat etti. Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı. Kalktı, imamın evine gitti.
-Hocam... diyebildi hıçkırarak, bizim ki... Söyleyemiyordu, ama İmam efendi durumu anlamıştı. Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı. "O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi, kaldırmam onun cenazesini" deyip kapıyı kapattı. Kahroldu kadın. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü. Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü. Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı, omzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu. Camini köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omzundan kayarken, dizlerinin üstüne çöktü,ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı. Hışımla yaklaştı muhtar "Onu nereye götürüyorsun" dedi, "mezarlığa gömeyim deme sakın! Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden..."
Kadın gözlerini çarşafın üstüne dikmiş, öylece duruyordu. Birden bağıramaya başladı, delirmiş gibiydi sanki. Kalabalık yanından korkuyla uzaklaştı. cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı. Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adım atacak hali yoktu. Kendi kendine; "Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada... " tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen. Kadıncağız herşeyi olduğu gibi anlattı.üzüldü çoban, gözleri doldu.
-Dert etme, dedi, ben yardım ederim sana.
Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler. Çoban baş ucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti. Birkaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti. Çobana dualar ederek evine döndü. Yorulmuştu. Camın kenarına oturup uzaklara daldı. Uyuyup kaldı oracıkta.
Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı muhtar. Bir yandan tokmağı vuruyor, bir yandan da "imam efendi, imam efendi..." diye bağırıyordu. İmam korkuyla açtı kapıyı. -Bir rüya gördüm, dedi muhtar, hocam o berduş, o serseri adam cennetteydi, bana gülüyor, hakkım sana bile helal olsun, diyordu. Rüyayı duyan İmamın benzi attı, kendisi de hemen aynı rüyayı görmüştü. " Gel hele, içeri gel..." demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler. Koşarak geliyor, bir yandan bağırıyor:
-Demedin mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda...
Birkaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince, kadının yanına gitmeye karar verdiler. Özür dileyecek, kendilerini affettirmeye çalışacak, bu arada işin aslını öğreneceklerdi. Bir şeyler olmuştu ama neydi? Eve
vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı. Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı. Gelenler olan biteni anlatıp özür diledi, cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular. Kadıncağız her şeyi anlattı, can kulağıyla dinlediler ve çobanı bulmaya karar verdiler.
bir yandan yürüyor bir yandan aralarında konuşuyorlardı: Bu çoban bir evliyaydı herhalde, belki de Hızır'dı, aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değildi. Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, hayırdır inşallah, dedi. Oturdular, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar. Çoban söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı, cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.
-Ben garip bir kulum, dedi; cenazeyi defnettik, başucunda durup bir dua ettim sadece, hepsi bu... Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular, çoban da söyledi:
-ALLAH'IM, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelirler yanıma, selam verirler. Senin selamın ile gelen senin misafirindir der, ağırlarım. Süt ikram eder, azığımı paylaşırım. Şimdi de ben sana bir misafir yolluyorum, onu da sen ağırla...
ALINTI...

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur.
Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..
Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!
ÜSTADIN ANISINA..ONU RAHMETLE ANIYORUZ..MEKANI CENNET OLSUN..
Yıllar önce, çok uzaklarda bir adam varmış. Bu adam çalışmak amacı ile çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş.
*** Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş.
Yolda yürürken köşe başında birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş: 'Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim' Bu ise pek akli ermemiş ama merak iste. Duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış. Nasihat " KADERDE NE VAR iSE O ÇIKAR" ve yoluna devam etmiş...
*** ilerde yine köse başında başka bir adam bağırıyormuş "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihatı da satın almış. ikinci nasihat da: GÖNÜL KIMI SEVERSE GÜZEL ODUR" Son kalan bin akçesi ile de yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyor. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihati satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o nasihatı satın almış. Son nasihatte:
"HiÇ BiR iŞ ACELEYE GELMEZ". Parasız yoluna devam etmiş.
*** Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karsılaşmış.
Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki : Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı.
Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye" Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne var ise o çıkar" aşağı inmeye karar vermiş. Aslında bu nasihatleri herkes bilir ama uygulayabilmemiz için belli bir bedel ödememiz gerekiyor.
inince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş.
Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım." Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve "söyle bakalım hangisi güzel?" demiş. Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur"
demiş. Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar,kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar krala götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler.
Adamımız yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış.
Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karisi genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş "Hiçbir is aceleye gelmez". Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş. Kadın da: "bey sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.
Alıntı
Bazen insan işin sonuna bakamıyor ve hatalar silsilesi ile karşılaşabiliyor.Beklemek en gzüeli.Baktığımız yer farklı olmalı..
KADERiNiZ ve YOLUNUZ AÇIK OLSUN, HAYAT ACELE ETMEYE GELMEZ
(Mevlana)
Ustalarin ciraklarina sadece edindikleri meslegi, zanaati degil hayati da
ogrettikleri, en genis ve gercek anlamiyla ogretmen olduklari donemde Hintli bir
ahsap ustası yasiyordu.
Bu ustanin ciragi buyudu, ahsap islemeyi ve hayati ogrendi, kendi isini kurup
baslatti.
Bir sure sonra dostlarindan biri oglunu getirdi, ustadan onu yanina cirak
almasini istedi.
Fakat bu cirak surekli yakinip duran, her seye bozulan bir cocuk cikti.
Tahta getirmeye gidiyor, dondugunde ellerine kiymik battigindan uzun uzun
yakiniyordu. Bir is teslim etmeye gidiyor, dondugunde yoldan,sicaktan,
musterinin tavrindan yakiniyordu.
Usta cocuga bir seyler anlatmaya calisiyordu ama sozlerinin hicbir etkisi olmuyordu.
Bir gun usta ciragini koye tuz almaya gonderdi.
Cirak ustasinin soyledigi gibi, tuzu alip dondu. Usta bir bardak su getirmesini
soyledi. Cirak bir bardak suyu da getirdi.
Usta, Simdi o tuzu suyun icine at' dedi. Cirak ustasinin soyledigini yapti.
Sonra usta 'Simdi o suyu ic' dedi. Cirak suyu icti ve tabii ki icer icmez de
tukurdu. Ofkeyle ustasina bakarken, usta 'Nasildi tadi' diye sordu. Cirak
nefretle, 'Cok aci' dedi.
Usta cocuga 'Tuzu yanina al gel, gidiyoruz' dedi. Cirak ustasinin pesine
takildi. Bir sure sonra civardaki golun kiyisina geldiler.
Usta ciraga 'Butun tuzu gole dok' dedi. Cirak soyleneni yapti.
Usta 'Simdi golun suyundan ic' dedi. cirak icti.
'Suyun tadi nasildi' diye sordu usta. cirak, 'cok guzeldi' dedi.
'Peki tuzun acisini hissettin mi' diye sordu bu kez de.
cirak 'hayir' dedi.
Usta ciragi karsisina oturtup anlatti:
'Hayattaki butun olumsuzluklar iste bu bir avuc tuz gibidir. Eger sen kucuk bir
bardak su isen, nasil tuzun butun acisini tattiysan, hayatin butun
olumsuzluklarindan da oyle etkilenirsin. Eger sen kisiliginle ve gonlunle bu
onumuzdeki gol gibi isen, hayatta karsilasabilecegin butun olumsuzluklar seni, o
bir avuc tuz golun suyunu nasil etkilediyse oyle etkiler, bir bardak suda
tattigin aciyi vermez sana.
Secim senindir ;
YA BARDAK OLACAKSIN , YA DA GÖL....:))))
Kurbağa yarışı düzenlenmiş. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar ve sonunda yarış başlamış. Gerçekte seyircilerin hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:
- Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.
Seyirciler yine bağırıyormuş:
- Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!..
Sonunda, bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış ve yarışı bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayretle kulenin tepesine çıkmayı başarmış.
Diğerleri hayretler içinde...
Bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa yaklaşmış ve sormuş:
- Bu işi nasıl başardın?
Ses yok...
O anda farkına varmışlar ki, kuleye çıkan kurbağa sağırmış!
***
Yürüyoruz ya...
Ayağımıza takılan çakıl taşları ve dikenlerle mücadele etmeyi başarabilme kudretini gösteriyoruz; ancak, kendi olumsuzluklarını zihnimize enjekte etmeye çalışanlara karşı çaresiziz...
Kulağımıza fısıldanan her şey, adımlarımızın biraz daha kısalmasına ve hatta durmasına sebep oluyor ve kendimizden şüphe duymaya başlıyoruz.
"Olumsuz düşünenlerle işim olmamalı" çünkü "onlar kalbimdeki ümitleri çalar" diyebilme cesaretini gösterdiğimiz andan itibaren, bu iş bitecektir!
Ben, kendi adıma, yola çıkmaktan korkmadım hiçbir zaman ama hayallerime ortak olanlardan ürktüm ve sonunda inandım ki, bazen kör, bazen sağır, bazen dilsiz olmak işe yarıyor.
Yoksa nasıl başa çıkabilirdim dikenli tellerle etrafımı sapasarmış rüya düşmanlarıyla?..
***
Paulo Coelhonun, bir romanında yer alan şu ufacık bölüm rüyalarımın şiddetini anlatır sanırım:
"Yolları oldukça uzunmuş, yokuş yukarı gidiyorlarmış, güneş yakıcıymış. Ter içinde kalmışlar, susamışlar. Bir dönemecin ardında harika bir mermer kapı görmüşler; kapı, ortasında bir çeşme bulunan altın döşeli bir meydana açılıyormuş, çeşmeden berrak bir su akıyormuş. Yolcu kapıdaki bekçiye dönmüş:
- İyi günler.
- İyi günler, demiş bekçi.
- Burası harika bir yer, adı ne?
- Burası cennet.
- Ne iyi... Cennete gelmişiz, çünkü çok susadık...
- İçeri girip dilediğiniz kadar su içebilirsiniz, demiş bekçi ve eliyle çeşmeyi göstermiş.
- Atımla köpeğim de susadılar.
- Kusura bakmayın, demiş bekçi.
- Buraya hayvanlar giremez.
Yolcu çok üzülmüş, çok susamış, ama suyu tek başına içmek istemiyormuş. Bekçiye teşekkür edip yoluna devam etmiş. Epeyce bir süre yamaç yukarı gittikten sonra eski görünümlü küçük bir kapıya varmışlar, kapı iki yanı ağaçlıklı toprak bir yola açılıyormuş. Ağaçlardan birinin altında, şapkasını alnına indirmiş, uyur gibi yatan
bir adam varmış.
- İyi günler, demiş yolcu.
Adam başını sallamış.
- Atım, köpeğim ve ben çok susadık...
- Şurada taşların arasında bir pınar var, diyen adam eliyle orayı işaret etmiş ve eklemiş; "istediğiniz kadar su içebilirsiniz."
Yolcu, atı ve köpeği pınara gidip susuzluklarını gidermişler. Yolcu, bekçiye teşekkür etmiş. Bekçi de, "İstediğiniz zaman yine gelebilirsiniz" demiş. Yolcu, sormuş:
- Buranın adı ne?
- Cennet.
- Cennet mi? Ama mermer kapıdaki bekçi de bana oranın cennet olduğunu söyledi.
- Orası cennet değil cehennemdi.
Yolcunun aklı karışmış:
- Sizin adınızı kullanmalarına neden izin veriyorsunuz? Yanlış bilgi vermeleri büyük karışıklığa sebep olur!
- Hiç de değil. Aslında onlar bize büyük bir iyilikte bulunuyorlar. En iyi dostlarına sırt çevirenlerin hepsi orada kalıyor çünkü...
Özcan Ünlü