|
Her yılın 1- 8 Mart tarihleri Yeşilay Haftası olarak kutlanmakta bu çerçevede madde bağımlılığının zararları kamuoyuna ve bilhassa okullarda öğrencilere arz edilmektedir. Aslında Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Merkezi, şube ve temsilcilikleri senenin her günü Yeşilay Haftası gibi faaliyetlerine devam etmektedir.
Halkımızın ve özellikle gençlerimizin zararlı alışkanlıklardan korunması için Anayasamızın 58 nci maddesine göre görev yapan Yeşilay,”Kamuya Yararlı Cemiyetler” arasında yer alan bir kurumdur. Yeşilay,19 Eylül1934 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından 2–1288 sayılı karar ile kamuya yararlı cemiyet olarak kabul edilmiştir.
Av. M. Necati ÖZFATURA Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı
Bilindiği gibi zararlı alışkanlıklar, kişinin ruh ve beden sağlığını bozan alışkanlıklardır.Ben de sizlere Yeşilay gönüllüsü olarak Sayın başkanımızın mesajlarını iletmek istedim.Bu hafta bildiğiniz üzere Yeşilay haftası bu hafta dolayısıyla sizlerde gönüllü olabilir birçok kişiye faydalı olabilirsiniz.Herkese açık bir cemiyet bu ve lütfen bu konuda hassasiyet göstermenizi rica ediyorum.Ben hertürlü sorunuza cevap verebilirim yardımcı olabilirim.Gelin sizde GÖNÜLLÜ OLUN...Destek verin geleceğimize sahip çıkın...
Ebrar |
Gün geçmez yüreğimdeki acı bitmiyor
Amansız bir hastalık gibi
Sensizlik yapayalnızlık
yüzüme yüzüme vuruyor
Sensizlik gecelerime akıyor
yorgunum halsizim güçsüzüm
İlacını bekleyen hasta gibiyim
Gözyaşlarım var bana ortak
Gecelerime şahit,yüreğimle dertleşen
Nerdesin bu hüzünlerimde neredesin?





Hiç telâş etme! Zulmetmediysen zulme uğramazsın
Çok eskiden İran’da Feridun adında zâlim bir hükümdar vardı. İdâresini zulüm ve baskı ile yürütürdü. Birgün gördüğü bir kadına göz koyarak, bunu sarayına getirmeleri için adamlarına emreder. Adamları buna derler ki:
Sabaha çıkamadı
- Efendimiz, o göz koyduğunuz, bir marangozun karısıdır. Kendisi ve kocası çok dindar olup, muhitte oldukça sevilen kimselerdir. Düşmanlarınız, sizin bu arzunuzu duyup, aleyhinize işi büyütürler. Bir bahane bulmalısınız. Mesela, marangoza bu gece sabaha kadar yapamayacağı bir iş teklif ediniz. Sonra da emrinizi yerine getirmedi bahânesiyle, kendisini idam edersiniz. O zaman göz koyduğunuz karısı dul kalır, kendiliğinden size gelir. Böylece aleyhinizde hiçbir dedikoduya sebebiyet verilmemiş olur.
Zâlim Feridun, akılcılarının verdikleri bu aklı pek beğenerek, marangozu çağırtıp şöyle der:
- Bu gece sabaha kadar, öd ağacından olmak şartıyla, on tane süslü taput yapacak ve şafak vakti göndereceğim adamlarıma teslim edeceksin. Şayet adamlarım geldiği anda, bunları eksiksiz teslim etmezsen, seni sarayımın zindanında astıracağım, haberin olsun!..
Marangozun, “Hükümdarım! Buna imkân yok, verdiğiniz mühleti birkaç hafta uzatmanızı istiyorum.Sabaha kadar ancan bir taput yapabilirim” sözüne, “Ben anlamam, şafak vakti göndereceğim adamlarıma, ya on taputu, yahut da buna mukabil kendi kafanı teslim edeceksin!.”.
Marangoz heyecan ve telâş içinde evine gelip, gözyaşı döküp ağlamaya başlar. Ağlamasının sebebini ısrarlı olarak hanımının sorması üzerine de, zâlim hükümdarın teklifini anlatıp, gözyaşları içinde helâllık dilemeye başlar. Kadın, kocasına, “Dur bakalım, acele etme” der ve ilâve eder:
- Sen, hiç kimseye zulmettin mi?
- Hayır, benim hiç kimseye zulmetmediğimi sen de biliyorsun.
- Öyleyse, boşuna telâş etme! Zulmetmediysen zulüm görmezsin.
Gün aydınlanırken, kapı vurulmaya başlar. Heyecandan elleri, ayakları titreyen marangoz, “Eyvah, işte geldiler. Hanım hakkını helal et!” der. Kapıyı açtığında hükümdarın adamları, “Bu gece yarısı, hükümdar Feridun, âniden öldü. Onun cenâzesi için bir tabut yapmanı, yeni hükümdar emretti” derler.
Karı-koca sevinç içinde birbirlerine bakarlar... Sonra da adamcağız, hazırladığı tabutu vermek üzere hızla marangozhaneye koşar. ..
Anne bugün ağlamak istiyorum.Anne bugün susmamak istiyorum…Bugün üzmemek için direndiğim her şeyi anlatmak istiyorum.. Yoranları yorulduklarımı sürekli incitmemek için sessiz kalışlarımı,içimi kanatanları anlatmak isteyipte anlatamadıklarımı anlatmak istiyorum anne.
..
Başını okşadıklarımı başımı okşamalarımı beklediğimi saklamadan söylemek istiyorum anne..Seviyorum diyerek haykırdığım dağlara tepelerle denizlerle paylaştığım herkesten sevgiyi beklediğimi sana söylemek istiyorum anne…Korkularımı yalnızlıklarımı hep güçlü görünmekten yorgunum çok yorgunum yoruldum diyebilmeyi ne çok istiyorum ne çok istiyorum anne..
...:
Anne bir oyun oynuyorum hep gülümsediğim hep verdiğim hep hep paylaştığım herşeyiyle başkalarının olan bir oyunu oynuyorum ...
Güçlüyüm ayaktayım demekten susmaktan direnmekten güçsüz düştüm anne
...
Yorgunum bütün duyguları içimde sakladığım herşeyi geleceğe ertelediğim rızayı kaybetmemek için yaşadığım herşeyden Herşeyden
...
Zemheri soğuklarında sıcacık sevgilerle sarınıyorum anne.Seviyorum iyikilerle ısınmaya çalışıyorum annee.
..
Bugün sevilmeye ihtiyacım var anne..Sahip çıkılmaya savunulmaya korunmaya bir kedinin ürkekliğinde kanadı kırık bir serçenin kalp çarpıntısındayım herkesten ürküyorum anne
...
Kırılmaktan yorgun düşmüşken kırmaktan korkuyorum anne..
Kalbimin bir yanı hüzünlerle doluyken diğer yanını hep mutluluk vermeye adadım anne..Kalbim sızılarla doluyken acıları yoketmekten halsiz düştüm anne
...
İçimdeki acıları sevinçlere dönüştürüp yansıtmaktan yoruldum anne.Kanadım iyileşsede uçsam gitsem beni alsalar anne yüklerimi boşaltsalar anne
...
Yine maskelerimi takarak yürümek zorundayım annemm Bütün hüzünleri saklamaktan yudumladıkça acıları büyümekten yoruldum anne..
Bildiklerimden şükürlerimle yoluma devam ederken yoluma diken yoluma set çekmelerinden nimet gördüğüm sıkıntılarla mutluyken mutsuz kılmaya çalışmalarından
....
Karanlıklarımı aydınlığa çevirmekten ışık ışık yansımaktan etrafa iyiliklerle bezeniyor görünmekten,ayakta kalabiliyormuşum edasından herkesin benden güç almasından sığınmasından herkese güç olmaktan yorgunum
...
YORULDUM ANNE VE BÜTÜN BU YAŞADIKLARIMI SENİ ÜZMEMEK İÇİN SANA DİYEMEMEKTEN DE YORGUNUM ANNE
...
Ebrar
|
Mehmet işten çıkarılır. Eve gelip durumu bildirince, hanımı içeri almaz. Gidecek yeri olmadığından Şeyhin dergahına gider. Bu sırada şeyh talebeleriyle sohbet etmektedir. Bu arada börek çörek yenmekte, çaylar içilmektedir. Mehmet de aralarına katılır. Şeyh, sohbet esnasında; beterin beteri vardır, insan içinde bulunduğu duruma şükretmeli der. Bunu bir kaç defa tekrar edince, bizim zavallı dayanamaz, kendi kendine, (!.. postun üzerindesin, sevenlerin etrafında, talebelerin hizmet ediyor, keyfin yerinde… Elbette içinde bulunduğun duruma şükredersin, ya ben ne yapayım) diye mırıldanır.
Şeyh, bunun kalbindeki sıkıntıyı fark edince, evladım, sen de içinde bulunduğun duruma şükret. Beterin beteri vardır der. Mehmet dayanamaz, şu an besbeter bir durumdayım Efendim… Hem işten kovuldum, hem de evden… Şeyh oralı olmaz aynı sözünü tekrar eder: “Beterin beteri vardır. Sen yine de durumuna şükret.” Mehmet, cevap vermez ama daha beterini hayal bile edemez. Bu sırada akşam olmuştur. Herkes köşesine çekilince, Mehmet de, belki hanımı razı edersem diye dergahtan çıkıp eve gider. Kapıyı çalar, hanımına “beni affet, perişanım” diye yalvarır. Fakat hanımı, içeri almaz. Kapının bir kenarına kıvrılır. Soğuktan titremeye başar, kuytu bir yere oturur, fakat çok geçmeden zaptiyeler bunu gizlenmiş olarak görünce şüphelenip karakola götürürler. Eşkaline bakınca bunu nezarete atarlar. Meğer o civarda bir hırsızlık olmuş. Hırsızın eşkali de bizimkine uyuyormuş. Zavallı, geceyi nezarete atılmış ipsiz sapsız haydutların arasında geçirir. Şeyh, durumu öğrenir, ziyaretine gelir. Daha, nasılsın diye sormadan bizimki feryat eder: - Nedir bu başıma gelenler? Önce işten sonra eşten oldum, şimdi de…” Şeyh sözünü keser: - Beterinde beteri vardır. Bizimki dayanamaz: - Hocam anlatamadım galiba… Suçsuz yere hırsız damgası yedim. Üstelik bu haydutlarla aynı yerdeyim, şunların tiplerine baksana…” Şeyh hiç umursamadan karakoldan ayrılır. O gece nezaretteki zanlılar arasında müthiş bir kavga çıkar. Sille tokat birbirlerine girerler. Bizim Mehmet bir kenara sinerek boğuşanları seyreder. Bu sırada zaptiyeler kavgayı ayırır. Kavganın sebebi araştırılır. Kavganın Mehmet geldikten sonra çıktığını gören zaptiyeler, zavallıyı kavgayı başlatmakla suçlayıp tekme tokat tek kişilik bir hücreye atarlar. O geceyi hücrede geçiren Mehmet, sabahleyin şeyhi karşısında görünce ağlamaya başlar. Başından geçenleri sıkıntıları anlatır. Ama şeyh aynı şeyi tekrar eder: - Beterin beteri vardır, sen durumuna sabret. Bizimki şaşkınlıktan ağlamayı bile unutur: - Sabır mı? Sabır taşı olsa çatlar. Şeyh güler geçer. Bizimkinin öfkeden kanı beynine sıçrarsa da bir şey diyemez. Şeyh gidince ortalığı birbirine katar. Bağırıp çağırır, hücre kapısını tekmeler. Gürültüye gelen zaptiye memuruna da hakaret edince fena şekilde dayak yer. Üstelik de “Bu herif yalnızlıktan sıkılmış olmalı” diyerek yanına hasta olan Mecusi bir tutukluyu koyarlar. Tek kişilik bir hücrede iki kişi olması bir yana, adamın ömrü boyunca yıkanmamış, saçı sakalı kir pas içinde, hastalıktan inlemesi bizimkini perişan eder. Geceyi Mecusi ile koyun koyuna geçirirler. Sabah olunca şeyh tekrar ziyaretine gelir. Der ki: - Ooo… Ne kadar güzel… Bir de arkadaşın olmuş. Yalnızlık çekmezsin.” - Böyle arkadaş olmaz olsun efendim. Herif hasta ve baygın yatıyor, üstelik de leş gibi kokuyor. Dar yerde mecburen kalıyoruz. Şeyh yine hiçbir şey söylemeden ayrılır. Bir kaç saat sonra hasta Mecusi hem kusmaya, hem de altına kaçırmaya başlar. Mehmet hücrede yine tek başına kalabilmek için bir fırsat bilerek görevlileri çağırır. Görevliler durumun vahametini görünce; “Bundan sonra bu hücrenin temizliğinden sen sorumlusun” diyerek bir kova su ile bez verip giderler. Nezarettekiler ikiye ayrılır, yine aralarında kavga çıkar, çoğu şişlenir ölür, kalanı da yaralanır. Ertesi gün şeyh efendi karakolu ziyarete gelir. Hücreye yaklaşınca Mehmed’in yanık sesini duyar. O bir yandan Mecusiyi ve hücreyi temizliyor, bir yandan da dua ediyorlar. - Ya Rabbi sana şükürler olsun, iyi ki hücreye girmişim, ben de muhakkak kavgada ölebilirdim. Bir de Mecusiye hizmet ettiğimden dolmayı Mecusi müslüman oldu. Şeyhi görünce başını eğer: - Haklıymışsınız efendim. Bu adamcağız hasta oldu. Temizliğini de bana yaptırdılar. Düşündüm ki, ya bu adam ölürse halim ne olur? Beni cinayetle bile suçlarlardı veya buraya hiç uğramaz, adamın cenazesiyle kim bilir kaç gün daha burada tutarlardı. İyi ki ölmedi, hem de müslüman oldu, üstelikte büyük kavgadan kurtulmuş oldum. Şeyhi gülümser: - Beterin beteri olduğunu anladın demek… Sana bir müjde vereyim. Zaptiyelerin yanından geçerken duydum, gerçek hırsız yakalanmış. Mehmet çok geçmeden karakoldan çıkarılır. O da beterin beteri olduğunu yaşayarak anlar. Yörenin bir zengini ona acır işe alır. Hanımı da iş güç sahibi olduğunu öğrenince onu tekrar eve kabul eder.. BİZE YAŞARKEN BELKİDE ŞER GİBİ GÖZÜKEN ACABA ŞER Mİ HAYIR MI DEĞİL Mİ? BEKLEMEYİ BİLEBİLMELİ İNSAN.. BETERİN BETERİ VAR DİYEBİLMELİ ...BUNU DEMEK KOLAY DEĞİL ELBETTE AMA DEMENİN MÜCADELESİNİ VERMELİYİZ..
Birgün her sıkıntı geçecek bu dünyadan bizimde geçeceğimiz gideceğimiz gibi ...Hepinizden özür diliyorum ama eve sık gelemiyorum Kayınvalideme bakıyorum bezlendiği içinde orada olmam gerekiyor o yüzden kısıtlı zamanda geldim eve...Gelen yazıları onaylamaya çalıştım yazılanları okudum ama uğrayamadım kimseye hakkınızı helal edin lütfen.Birgün tekrar yazışacağız bütüm olumsuzluklar geçecek nasılsa .. Bunlarda geçecek ....Ne geçmedi ki...:)
Sevgilerimle EBRAR
| |